Çok basit ve komik aslında. Bir
şeyi olması için yalvarırken Allah’a; sanki o şey olsa dünyanın en mutlu insanı
olacakmış gibi kandırdığımızda kendimizi ve sonrasında her şeyi boşvermişken,
aklımızın köşesinden bile geçmiyorken, eskiden olsa bizi havalara uçuracak o
şeyin, bir olayın, bir kişinin gelmesi, o terfiyi almamız, o renk kıyafeti
bulmamız, telefonun bıçak keskinliğindeki sessizliğini bozması ya da... Komik bu işte. KOMİK… Artık
hiçbir şey ifade etmemesi, içimizde cirmi kadar bir yer yakmaması çok komik.
Zamanında olmayan her şey
anlamını yitirir. Zaman her şeyin ilacıyken; aynı zamanda da katilidir. Bir
heyecanın katilidir, belki bir ilk öpücüğün, belki de yalnızlığın katilidir o.
Farkında bile olmadan yitirdiklerimiz… Asla bırakmayacağımızı düşündüğümüz
kişiler, geçemeyeceğimizi düşündüğümüz sınavlar, bitmeyeceğine inandığımız
kabuslar… Her zaman son bulur. Yerine hep dolduracak bir şeyler de getirir ama.
Bir gün mutluluğu getirirken bir gün kini de getirir; bir gün merhamet
getirirken bir gün de hayal kırıklığını getirir bize. Yanıbaşımıza oturur,
durur. Uyurken saçlarımızı okşar, alnımızdan öper. Evimize yerleşir. Haneden
biri olur veee kaçınılmaz son;
SIRADANLAŞIR.

Neden bulutları hep bir şeye
benzetmek isteriz? Bir kediye, köpeğe ya da avazı çıktığı kadar bağıran bir
surata; kanatlanıp uçan bir kuşa, ağzından alevler püskürten bir ejderhaya
belki de. Neden düşüncelerimiz kadar dağınık, şekilsiz, keşmekeş, değişken bir
hiçliği somutlaştırmaya çalıştık ki biz? Hep bundan hatamız heep. Biz hep bundan kaybettik. Olanı kabullenmeyip
görmek istediğimizi gördük, hayal ettiğimizi oynadık hep biz. Sonra içinden o çıkmayınca yıkıldık, ağladık,
zırladık. Küfür ettik patronumuza, isyan ettik öğretmenimize belki de bela
okuduk sevgilimize. Oysa şunu atladık. BİZ yaptık. Biz öylece duran bir yakışıklıyı, güzeli
tanrılaştırdık. Dedik ki benim geçeceğim ders en zor olanıdır. Ben geçtiğim
için en zeki benim. Benim yanımda gezecek kişi en iyi olmalıdır. En zeki, en
çok aşık, en çok fedakar olan. Çünkü sadece BİZ dedik biz. Zaten kendi
ütopyamızda yaşıyorduk ya beraber. Bakmadık karşımızdakine, sıra bize gelsin diye
dinledik onu. Tanımaya çalışmadık. Sonra o kişi olmadığına kanaat
yetirdiğimizde, o işte mutlu olmadığımızda, o elbise de güzel gözükmediğimizde
hep suç attık. Bedenini yapamamışlar dedik, soruyu düzgün soramamış, Aaaaaaaa o
mu? Sevilmeye layık değil!
Sonra ütopyamızdaki o ''BİZİM'' bulutlarımız, kanatlarını kabartmış uçmaya hazırlanan kuşumuzu, kurtuluşumuzu; saniyeler
içinde yok edip yerini bir anlamsızlığa bıraktığında; parmaklıklar ardında
kalmış kadar hapsolduk karanlığa. Neden kabullenmedik ki bulutları?